Temmuz 2007


adsiz.jpg

Şüphenin gölgesi serinlik vermez
Güneş altında ten dönmüşse bakıra
Hangi söz kandırdı beni
Hangi hırs kabarttı damarlarımı
Yola getiren, yola gelen cevaplar karşısında

Şüphenin gölgesi serinlik vermez
Güneş altında ten dönmüşse bakıra
Madem gel diyen ses senindi
Sureti kaçırmak kimin fikriydi
Ve el değmedik ne kaldı
El değdiren kimdi
İpeklere saplanan tırnaklar kimin
Yusuf kim? Züleyha kim?

Şüphenin gölgesi serinlik vermez
Güneş altında ten dönmüşse bakıra
Yüzüne yansıyanın aydınlığın
Musa’nın ayası olduğunu itiraf et
Ve dua et ki o eller kapanmasın.

mk.jpg

Çok yorgunum, beni bekleme kaptan.
Seyir defterini başkası yazsın.
Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman.
Beni o limana çıkaramazsın…

Nazım Hikmet Ran
Fotoğraf: Murat Korkmaz/www.photo.net

Gündüzde beyaz, sarı, mavi vardır
Gecede yıldızlar siyah ve lacivert
Kapıları yoktur gecenin, siyahı lanet değildir
Gecenin kara saçları, rüzgarla salınan
Ve kadın gözüne perde kirpikler kadar güzeldir

Karanlıktı
Gece değildi, renk yok
Pencere yok, perde yok
Allahım ne çok kapı vardı, ne çok kilit
Hücre mahkûmu, voltalar yasak
Tutmuyordu dizlerim, kemiklerimde bebek yumuşaklığı
Kovulmuş bakışlar dökülüyordu gözlerden
Gardiyanlarda düşman kindarlığı
Tutmayınca uzanan hiçbir eli, arttı kapılar
Kapılardaki kilitler ve sövgüler

Her gün son seferi bekleyen istasyon meczubu hissiyle
Sildim önüme dikilen demirlerin pasını
Her sesi kırlangıç tedirginliği ile dinledim
Sen yorgunluğuma ve çürümüşlüğüme denk geldin
Ah ne kalabalık tenhalar yazıldı karanlıklarda
Alev karılmış yıldızlar başımın üstünde
Sular kadar asil olmalısın
Hoş geldin, hoş geldin.

11yil-kelebek2.jpg

Öylesine doğmuştu güneş
Bak batıyor öylesine
Esen rüzgarın derdi yok
Kopan yaprağın düşüşü öylesine

Oyalanmalık bir kaç kişi
Sen, ben
Sevmelik baharlar
Olup bitenden habersiz zaman
Geçiyor öylesine

Bir karşılama yada bir veda
Bir gülüş bir ağlayış
Ve kelebek kanadı gibi
Çırpınan hayat
Öylesine.

ce4408bb1d.jpg

Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım. Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü. Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk’ı soran sizler, Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum. (dahası…)

(Sona doğru)
Saygıyla eğilecektim
Acının onurlu direnişine
Gömecektim tüm teorileri
Ramak kalmıştı, bir eşik sadece
Ve,
Yüksek yerlere çıkıp nutuklar çekecektim
Hey insanlar!
Aklıbaşındalar!
Buraya bakın! Bakın ve görün!
Heyhat!

Hava aydınlıktı, seziyordum
Tehlikeli suların çağlayanı
Müjdeci
Seni karanlık adamlar getirmedi
Beni biliyorlar mıydı, bilmiyorum
Tutanaklar ve mahkeme kayıtları
Adına yabancı, adıma aşina
Hey! Mübaşir o kim?
Mübaşir: Onu duymadım, görmedim
Ama seni…
Vah bana!
Vah sana!

Sanrıların son kahramanı
Demek hazırsın
Öyleyse karanlığıma hoş geldin.
Bundan böyle
Tüm yeminler
Ahitler
Ve kalemim
Sana.

Bilesin.

Ben aslında bir zamandır dünyayı, aşk tarafından kirletilmiş bir yer olarak görüyorum. Aşkın bedenden başka bir yurdu olduğuna inananlar bile, onun ilkin balçıklarında bir haz bırakmasını istiyorlar. Oysa ben aşkın, daha yere mi yoksa göğe mi ait olduğunu anlayamadan mağlup oldum ona. Beatrice’in mihmandarlığında cenneti gezen Dante’yle de, aşkın hallerini yoğurup duran Rüşt’le de yok bir akrabalığım. Biliyorum ki aşk bir kaybediştir ve o büyük kaybedişin ardından bütün sözcükler ölümle cezalandırılmıştır.

Öyleyse her gün kulaklarımı işkâl eden, her gün dişi bir tümör gibi çoğalıp duran bunca aşk sözcüğünün anlamı ne? Bu lanetli aşk ormanında hangi çocuk masum, hangi ergen diri, hangi kadın anne kalabilir? Elbette bilimsel bir çözümü var bütün bunların. Her yenilgiden sonra tamir edebilirler, her geri kaldığında bir kez daha ayarlayabilirler kalbi. Eğer böyle böyle istila edilmezse, insan kendi kalbinin altında kalabilir; bunu iyi biliyor eşyanın ustaları…

Ben aslında bir zamandır, insanlıkla birlikte kendimi istila etmekle meşgulüm! Bir tarafım olmadığı halde, bir tarafım varmış gibi konuşmalar yapıyorum mesela. İnanmadığım halde topraktan, beklemediğim halde istikbalden bahsediyorum. Oysa iyi biliyorum ki dünya, bir meleğin kanadında titreyip duran bir su damlasından daha ağır değil. Bütün bitkinlikler, bütün meraklar, bütün aşklar, bütün kentler ve tarih, o su damlasının içinde saklı. Orada geçmiş de yok gelecek de. Bir tek “an”ın iniltisi koca bir tarih tutuyor işte…

İyi de, bir cahilin kendi hafızasını dişlemekten başka ne işe yarıyor, bütün bunları bilmek!

Ali Ayçil