Soğuk, renksiz, taştan yapma, camları kırık, terkedilmiş bir evin arka odasında… bir masa bir sandalye sert bir yatak.. seslerden, renklerden, gölgelerden, kalabalıklardan, tanrılardan, vazgeçilmez zannedilenlerden, kitaplardan, kalemlerden, kendinden, her şeyden ve herkesten uzak… Bilmeden ve bilinmeden yaşamamak..
Heyhat! Kaçabileceğini mi sanıyorsun, bu türlü yaşayabileceğini?! Biliyorsun değil mi saçmaladığını?!
Anlamalısın uzak sensin, nereye gidersen uzaklığını da götüreceksin…
Aynalar yine kandıracak, dışını pırıl pırıl gösterecek içinse harabe…
Aynalar bilemez..
İçin soğuk, için yorgun, için içinde, için in…
Günahkârların, katillerin, kaçakların, sarhoşların sığınağı.
…
İçin, için için…
Şubat 2007
Şubat 28, 2007
Şubat 25, 2007
Nerelerdeydin?
Bakışlarım eskitti kaldırımları,
Hoş geldin! Avareliğim..
Aldırmazlığım..
Usanmışken, yorgunken,
Hayatın anlamsızlığı bulaşmışken üzerime
Ve özlemişken en derinden
Gecenin en karanlık yerinde
Usul usul yaklaşan seslerin
Anladım adımların olduğunu
Ve her şeyim avare…
Ellerim, gözlerim,
Düşlerim düşüncelerim
Avareliğim! Hoş geldin!
Güneş miskince ışıdı avareliğime
Çayımın buğusu, baharın dokunuşuyla nazlanan perdeler
Balkonumda gece yorgunu kaktüsler
Pembe beyaz begonyalar
Her şey tadında gelişinin
Güne adandım bugün
Kaldırımlara bıraktım kendimi
Kararını vermişti çoktan adımlarım
Açıp kollarımızı güne,
Gidecektik yıkık köşkün merdivenlerine
Oturacak, eski zaman masallarının hülyasını anlatacaktık
Umutları, hüzünleri, kahkahaları, gözyaşlarını
Köşkün odalarında, kırık aynalarında
Biz…
Sonra çıkacak sokaklara
Verecektik saçlarımızı rüzgara
Bitmeyecekti zaman…
Avareliğim!
Hoş geldin!
Şubat 23, 2007
Ve güneş, şairin dediği gibi “toplamış eteklerini” gidiyor…
Her şey ne kadar da çabuk değişiyor..
Gün başlıyor bitiyor, başlıyor bitiyor..
Bir ilk var bir de son. Aradakiler nereye gidiyor, yaşananlar hani..
Son geceyi, son rüyayı, son sayfayı, son şiiri, son şarkıyı, son baharı, sonbaharı kaybetmemek için çok uğraştım, yoruldum…yoruldum…
Uyuyorum, uyanıyorum…
Uyumuyorum, uyanmıyorum…
Teslim oldum ve teslim ettim…
Bitti savaş, bir esir suskunluğuna bürünmeli, içimdeki isyanları da teslim etmeli, bitmeliyim… başlangıcım olmadan…
Anlamsız aralıklar…
İsteksiz duygular…
Ayakları sürüyen beden…
Bugün öldürdüm tüm kalemleri, ellerimden kan damlıyor…
Geçti devrim…
Şubat 17, 2007
Bazen hiç ummadığın bir anda vazgeçersin her şeyden..
Bırakırsın sıkıca tuttuklarını, dağılır benim dediklerin, cildi kopmuş defter yaprakları gibi..
Sonra buruşturup sayfaları tek tek, çakarsın kibriti…
Bir kibritin biriktirdiğim dediğin hayatı nasıl yaktığına şaşarsın. Bir an kurtarmaya çalışırsın, artık geç çok kalmışsındır. Oturup karşısına sahillerin, martıların, gülüşünün, dokunuşunun, saçlarının, gözlerinin ve sevgilinin yanışını izlersin. Alevlerin arasından zihninle kurtarabildiğin birkaç satır kalır geriye:
Ey “susmak aşkımın ifadesidir” diyen Sevgili!
Konuş şimdi, kelimelere ihtiyacım var, suskunluğunla..
“Dündü, dün gibiydi,
ellerinin kıvılcımlarını alnımda hissettiğim”
“Saat 7’de, iskelede..”
…gerisi kül olur…
Vazgeçmenin bedeli ne kadar ağırmış, anlarsın…
ağlarsın…
Şubat 17, 2007
Izdırabın sonu yok sanma, bu alem de geçer,
Ömr-i fani gibidir; gün de geçer, dem de geçer,
Ram karar eyliyemez hande-i hurrem de geçer,
Devr-i şadi de geçer, gussa-i matem de geçer,
Gece gündüz yok olur an-ı dem adem de geçer.
Bu tecelli-i hayat aşk ile büktü belimi,
Çağlıyan göz yaşı mı, yoksa ki hicran seli mi?
İnleyen saz-ı kazanın acaba bam teli mi ?
Çevrilir dest-i kaderle bu şu’unun filimi,
Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.
İbret aldın okudunsa şu yaman dünyadan,
Nefsini kurtara gör masyad-ı mafihadan,
Niyyet-i hilkatı bu aşk-ı cihan aradan,
Önü yokdan, sonu yokdan bu kuru da’vadadan,
Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.
Ne şeriat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe,
Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,
Cahilin korku kokan defterini Tanrı düre!
Ma’rifet mahkemesinde verilen hükme göre,
Cennet iflas eder, efsane-i Adem de geçer.
Serseri Neyzen’in aşkınla kulak ver sözüne,
Girmemiştir bu avalim, bu bedyi’ gözüne.
Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne .
Pir olur sakiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,
Hak olur pir-i mungan, sohbet-i hemdem de geçer
Sözlük :
Ram : Boyun eğen,itaat eden
Hande-i hurrem : Şen gülüşler
Devr-i şadi : Memnunluk, sevinçlilik devri
Gussa-i matem : Matemin kederi
An-ı dem adem : İnsanın soluk alma anı
Tecelli-i hayat : Hayatın talihi ( veya cilvesi)
Saz-ı kaza : Mealen : kaderin sazı
Dest-i kader : Kaderin eliyle (yardımıyla)
Şu’un : Olaylar ( “olup biten ” )
Gulgule-i Cem : “Cem” özel isim olarak yazıldığından Hz. Sülayman’ın lakabı olarak alınır (Aynı zamanda Büyük İskender’in de lakabıdır) ve çeviri “Hz. Süleyman’ın sesi” olarak yapılabilir.
Niyyet-i hilkat : Yaradılışın amacı
Aşk-ı cihan : Dünya aşkı
Ara : Mıntıka bölge
Gayret-i gufran : Affetme, merhamet etme niyeti
Türe : Hak hukuk adalet
Efsane-i Adem : Hz. Adem efsanesi
Avalim : Dünyalar
Bedyi’ :Güzellikler
Cehlinin : Cehaletinin
Pir olmak : Yaşlanmak,ihtiyar olmak
Sakiy-i gül çehre : Gül sunan çehre(yüz).
Hak : Toprak
Pir-i mugan : Meyhaneci
Sohbet-i hemdem : Canciğer arkadaş sohbeti(Muhabbeti)
Neyzen Tevfik
Şubat 15, 2007
Hikayenin Başlangıcı / Bir Nokta
Ta ezelde,
Yaradılışa “Kün! ” emri verilmeden
Ruhlarımız bilinmezliklerde serazad,
Her biri eksik,
Her biri yarım nokta
Rabb’in takdiriydi
Olmalı her biri teşne “tam”a
Her Adem burada bulmalı Havva’sını
Her ahit burada kurulmalı
Burada çizilmeli her hayata yol
Nihayet “Kün! ‘ emriyle ‘fe yekün’
Ve başladı yolculuk semadan arza
Ruhlara görevdi artık ahde vefa
Bulmalı yarımını,
Ve eklemeli “Bir nokta”yı diğer bir noktaya..
Noktaların Dağılması / Arza İniş
Her ruh birer noktaydı
“Huzur”dan büyük sözlerle dağıldılar
Ve,
Ayrıldılar aşina oldukları bakışlardan
İnsan olmanın bedelini yüklendiler omuzlarına
Birinci söz:
Kainatın çekindiği,
Dağların reddettiğiydi
Ağırdı, zordu,
Ama istediğiydi
İnsan olmanın bedeliydi
İkinci sözdü,
E-lest bezminde yan yana olanlarla
Birbirine akan bakışlarla buluşmak
Kim neredeydi?
Hangi zaman, hangi mekan,
Ortak kılınmıştı
Kimse bilemedi
.
Aramak tek çare oldu
Sadece aramak
.
Noktalar hala tek
.
Noktaların Dağılması/ Arzda Arayış
Her nokta yarımı bir bedenin
Onlardandım, noktaydım..
Anaçtı ruhum
Fazlaydım her gün biraz daha
Devirler geçti üzerimden
Vadiler dolaştım
Aradım..
Arandım..
Buldum!
Bulduğumu sandım..
Bulundum!
Eğlendim her gölgede
Sayıkladım
Sayıklandım
Aldandım parıltılara
Yenildim
Parçalandı bedenim
….
Noktayım..
Yine,
Tek..
Yaratılışa eş..
Şubat 13, 2007
Kendini kendinin bile görmek istemediği oldu mu? Önce aynaları kaldırırsın tek tek, sonra albümleri doluşturan gereksiz fotoğraflara dadanırsın. Güzel çirkin demeden ufalanır ellerinde, belki de sonra duyacağın pişmanlığı umursamadan. Görüntüler dünyasında kendine ait zaman aralığını silmek istersin. Camlar, ışıklar, sular, gölgeler kendini hatırlatan her şeyden kurtulmaya çalışırsın. Gördüğün artık ayak uçlarıdır, gözlerdeki yansımandan kaçışın sığınağı. Susmayı seviyorsan ummadığın kadar kelimeler doldurur ağzını, bir sürü gereksiz arkadaşla gereksiz konular üzerinde saatlerce konuşursun; konuşan sen değilsindir anlarsın. Tuhaf bir şekilde sevinirsin kendin olmadığına. Kendine dönüşünün çok uzak olmadığını bilirsin ama yine de kısacık da olsa bu kurtulmuşluk evirir bakışını hayata. Sen yoksundur. Sevinirsin…
Göründüğün ölçüde yoksundur..
Şubat 11, 2007
Düşüncelerimin sağlamasını bu kadar çabuk yapacağımı tahmin etmemiştim. O kadar ki bildiğimi zannettiğim şeylerin aslında kendimi kandırmaktan öte olmadığını anladım. Bu kötü bir his, her şeye baştan başlamak gibi. Yeniden doğmak.
Belki de kader budur. İnsan düşündüklerine inandığı ölçüde onlara varlık kazandırmakta, görüntüler dünyasına çıkmasına sebep olmaktadır. Öyle olmalı..
Bir günlüğüm…
Hayata bir bebeğin gözleriyle bakacak ve yeniden başlayacağım; bir bebeğin tutunmaya çalıştığı gibi tutunacağım; yemeğim verilmediği zaman öfkelenecek ağlayacağım. Anneme sarılacağım sımsıkı, bir an geç kaldı mı huysuzlanıp canımı sıkacağım. Yeniden öğreneceğim her şeyi. Emekleyeceğim önce, sonra koltuklara tutunup yürümeye çalışacağım, aldırmayacağım düşmelere. Elimden tutanlara kızacağım, her şeyi tek başıma yapmak isteyeceğim. Sobaya dokunacak, ellerimi yakacağım; yanacağım. Zihnime düşen hayal meyal görüntüleri, yürüdüğüm onca yolun yanlışlığını, yanlışlığını bile bile neden yürüdüğümü çocuk yanımla anlamayacağım; büyüyeceğim.
Büyüyorum…
Çocukluğumun cesaretini tutabilsem ceplerimde, büyürken yeniden, düşürmesem yine. Çatık kaşlarımın arkasında sakladığım korkularım olmaz; çocukluğumla severdim o zaman, sebepleri sonuçları düşünmeden. Aşkın aslında çocuk kalmak olduğunu gösterirdim büyüklüğüme. “Şemsiyesiz yağmurlara çıkma cesaretine ne oldu?” sorusunu sormaz; senin başını eğip takındığın şemsiyeleri istemezdim ben de. Çocukluğumuzu kaybettiğimizde aşkı da kaybedeceğimizi söylerdim korkmadan.
Ey hayat! Milad yok, yeniden doğmuşken ve büyürken ben, çocuk cesaretimi alma benden bu sefer…
Şemsiyeler istemiyorum..
Yağmurlar üzerimde, iliklerime kadar..
Fotoğraf: Süleyman Uysal
Şubat 8, 2007
Uzun konuşmalarımızdan birinde sana bir soru sormuştum hatırlıyor musun? “Hayır demek insana acı verir mi?” diye. Sen de “Evet” demiştin. Evet, hayır demek insana acı verir ve kimi zaman aslında yapmaması gereken bir çok şeyi yapmasına sebep olur, sırf o acıya düşmemek için. Belki bin defa yeltenir “hayır” demeye; kurgular kurar; cümleler oluşturur; ama dilinden hep başka şeyler dökülür.
Gözlerinde hayır diyememenin acısını görüyorum. İncitmek istemiyorsun ve hazırladığın onca cümleyi cebine tekrar koyuyor, susuyorsun. Biliyor musun suskunluğun hayır demenden çok daha fazla incitiyor. Öyle ki sürekli kırılan ve her seferinde farklı yerinden birleştirdiğim hayat kaynağım un ufak. Bin usta kafi gelmez onarmaya…
Susuyorsun inciniyorsun…
Susuyorsun inciniyorum…
Derin iç çekişlerine alışmalıyım, çıkarınca seni içerimden, içimde açılan uçurum boşluğuna şehrin tüm havası doldu sanki. Ne kadar derin nefes alıp versem de boşalmıyor. Ağrıtıyor göğüs kafesimi. Çabuk çabuk nefes alıp verebilmek için koşa koşa iniyorum kıyılara, yoruyorum kendimi, ruhumu. Gece yarılarında sokaklara çıkıyorum, suçlu bilsinler; kaçayım da; nefessiz kalayım diye. Tükenince senin yerine dolan şehrin karanlık, tozlu havası, susacağım ve gideceğim buralardan. Kurtaracağım seni, hayır diyememenin ve suskunluğun acısından. Hani sırf varlığımızın birbirimize yettiğini, sonsuza dek konuşmadan yan yana durabileceğimizi düşünürdük. Her şey sessizdi eninde sonunda nasıl olsa. Susmalı ve gitmeliyim, her sesim seni biraz daha susturuyor, biraz daha acıtıyor.
Ve şimdi kayıp zamana kalıp biçtim; tuzak kurdum; yakaladım.
Vazgeçebilmek senden, susmak ve gitmek için…
Boşalan içime başka şehirlerin havasını doldurmak için…
Vedaları sevmezdik, ama şimdi tüm vedalar, senin için…
Hoşça kal..
Şubat 8, 2007
Ey Musa! Çıkar ayakkabılarını
Burası kutsal vadi Tuva!
Korkma!
Rabbinin sesini duyacaksın..
Dünyayı getirme yanında,
Arın!
Çıkar ayakkabılarını,
Burası kutsal vadi Tuva!