Ben bu değilim…
Her şeyi yarım olan bir hayatın arasına sıkışmışım, üzerime geliyor dünyanın duvarları her tarafımdan, kendimi, kendime hapsediyor, kemiklerimin çatırdadığını hissediyorum, dağılmak üzereyim. Dağılıyorum…Bir savaş var, taraf değilim, saldıran değilim, savunan değilim. Hayat değilim, hayat benim değil, ama ortasındayım; bu savaşın ordusuyum, nelerden oluştuğumu bilmediğim; başım yok, dağılıyor gövdem. İtiyor yumruklarla arkamdan hırslar, hevesler git diyor, bu senin savaşın; direniyorum. Sapladım ayaklarımı yere, bileklerim sancıyor bileklerim kanıyor, direniyorum. Ah! Ne hevesler, ne hırslar, ne avuçlarıma hapsettiğim mevcudiyet tatmin etmiyor, bilmiyorlar, itiyorlar yumruklarla…
Ne ölümü ne ölmeyi düşünmek çıkarmıyor çıkmazlardan, bulamıyorum. Dağılıyorum…Bütün bunlar arasında hissettiğim bu engin duygular nedir? Nereden? Nereden duyduğum bu ses: “Kapat gözlerini, bu sen değilsin, bu hayat senin değil, kaç!” Ellerim ayaklarım bağlıyken, kaçmaya çalışıyorum, kumlar serpiliyor üzerime, bileklerim acıyor; acıyorum, kanıyorum, dağılıyorum. İçinde kaçma duyguları varken kıpırdayamamak nasıl bir duygu bilir misin?! Hızını alamamış kısrak gibi hissedersin, sonunda çatlayacağını bile bile koşarsın koşarsın, kıpırdayamazsın, çatlarsın, dağılırsın…
Yine o ses! Kaç diyor, sen bu değilsin! Sonu olmayan bir yoldasın son sürat, başının üstünde bulutlar yarış halinde, gökyüzü masmavi, yol kenarlarında nerelere bağlandığı bilinmeyen elektrik direkleri ve alabildiğine uzanan yeryüzü… Arkanda ve önünde hiç… Kaç! Yüksek ve derin kanyonların tepesinde ellerin açık yüzün rüzgarda, dünyayı gör, hisset, duy uçuran tınıları… Ne önce ne sonra… Unut zamanı, kanunları, bırak bedenini boşluğa… Şiirler yazdıran kızıl çöl geceleri ol, serap ol, vaha ol! Kaç! Kaç! Mısır’ın tanrıçaları tapınmada…Sultanlara yol yok… Gidilecek yerin kalmadığında, sığınacak kucak bulamadığında gel!